
Mühendislik eğitimi, insana dünyayı çözülmesi gereken, karmaşık ama nihayetinde mantıklı bir dizi denklem olarak görmeyi öğretir. Laboratuvarlarda, teknik çizim masalarında ya da kod satırlarının arasında geçen o uzun yıllar, zihnimize çok kıymetli bir disiplin aşılar: Analitik düşünme. Bir sorunu parçalarına ayırmak, veriye dayalı kararlar vermek ve en verimli çözümü bulmak. Bunlar analitik düşünmenin bize kazandırdığı paha biçilemez yeteneklerdir. Ancak profesyonel hayatın içine girdikçe ve belki biraz da yaş aldıkça, özellikle insanla temasın arttığı noktalarda, o çok güvendiğimiz formüllerin yetersiz kaldığını fark etmeye başlarız. İşte tam bu noktada, bir mühendisin yolunun sosyal bilimlerle kesişmesi, sadece bir kariyer hamlesi değil, aynı zamanda zihinsel bir Rönesans’ın başlangıcı olabilir.
Pek çoğumuz üniversiteden mezun olduğumuzda, dünyanın “neden”inden çok “nasıl” çalıştığına odaklanırız. Bir uçağın nasıl uçtuğu, bir binanın statiğinin nasıl olduğu, bir motorun nasıl daha az yakıt tüketeceği ya da bir algoritmanın nasıl daha hızlı çalıştırılabileceği gibi pek çok farklı soruya odaklanırız. Bu soruların cevapları net ve kesindir. Fakat iş hayatının gerçekliği, genellikle o netlikten uzaktır. Sosyal bilimler; yani sosyoloji, psikoloji, felsefe ya da antropoloji, bize eksik kalan o “neden” sorusunu sormayı öğretir. Bir mühendis sosyal bilimlerin o büyülü dünyasında dolaşmaya başladığında, katı ve kalıplaşmış düşünce yapısının dışına çıkmaya başlar. Mühendisler bu durumla karşılaştığında, liderlik kavramını sınırların ötesine taşır. Mühendisliğin o meşhur “en kısa yol” mantığı, yerini bazen “en anlamlı yol” arayışına bırakır. Bu esneklik, insanın olaylara bakış açısını öylesine genişletir ki, artık karşınıza çıkan bir sorunu sadece teknik bir arıza olarak değil, toplumsal bir ihtiyacın veya bireysel bir motivasyonun yansıması olarak görmeye başlarsınız.
Yönetim kademelerine tırmandıkça, makinelerle değil insanlarla uğraştığınız bir kariyeri kucaklarsınız. İşte sosyal bilimlerin o büyülü dokunuşu tam burada devreye girer. Bir ekibi yönetmek, bir projenin teknik detaylarını bilmekten çok daha fazlasıdır. İnsan psikolojisinden anlamayan, grup dinamiklerini okuyamayan ya da bir karar alırken bunun etik ve toplumsal sonuçlarını tartamayan bir lider, ne kadar iyi bir mühendis olursa olsun bir yerde tıkanacaktır. Sosyal bilimler eğitimi almış bir mühendis, bir toplantı masasına oturduğunda sadece sayıları ve grafikleri görmez; o sayıların arkasındaki insan hikâyelerini, kültürel farklılıkları ve organizasyonel davranış biçimlerini de analiz eder. Bu durum, yönetimsel süreçlerde büyük bir çeviklik kazandırır. İnsanları “yönetilmesi gereken kaynaklar” olarak değil, “anlaşılması gereken bireyler” olarak görmeye başladığınızda, gerçek liderlik vasıfları da filizlenmeye başlar. Teknik bilgi ve sosyal okuryazarlık birleşince daha etkili bir ekip yönetimiyle sürdürülebilir ve efektif kararlar alınarak daha iyi proje başarıları ortaya çıkar.
Mühendisliğin insanı kısıtlayan, bazense hapseden determinist yapısından kurtulmak, aslında bir özgürleşme hikâyesidir. Sosyal bilimler size her şeyin tek bir doğru cevabı olmadığını, bakış açısının mutlak bildiğimiz gerçekleri nasıl değiştirebileceğini ya da farklılaştırabileceğini kanıtlar. Doğru bildiklerinizin yanlış ya da yanlış bildiklerinizin doğru olduğunu gösterebilir. Düşünce yapınıza esneklik kazandırır. Sosyal bilimler ile kazanılan bu farkındalık, bir mühendis olarak problem çözme yeteneğinizi bambaşka bir seviyeye taşır. Artık sadece kutunun dışında düşünmekle kalmaz, kutunun neden orada olduğunu ve kim tarafından oraya konulduğunu da sorgulamaya başlarsınız. Bu sorgulayıcı zihin yapısı, özellikle inovasyon ve tasarım gibi birçok alanda sizi rakiplerinizin çok önüne geçirir. Bir teknoloji üretirken onun sadece teknik mükemmeliyetine değil, toplumsal kabulüne ve insan deneyimine olan etkisine de odaklanırsınız.
Sonuç olarak, bir mühendisin sosyal bilimlerle kurduğu bağ, aslında siyah-beyaz bir televizyondan renkli yayıncılığa geçmek gibidir. Teknik bilgi size bir zemin sağlar, sosyal bilimler ise o zemine hayat verir, derinlik katar ve renklerini belirler. Eğer bugün kendinizi sadece teknik terimlerin arasına sıkışmış hissediyorsanız, bir sosyoloji makalesi okumak ya da temel bir psikoloji dersine kulak kabartmak size kendinizi hiç olmadığınız kadar güçlü hissettirebilir. Çünkü günün sonunda dünya, sadece çelikten, betondan ve kodlardan oluşmuyor; dünya, anlam arayışında olan insanların kurduğu devasa bir hikâye. Ve o hikâyeyi en iyi yazanlar hem kalemi tutmayı hem de mürekkebin içindeki duyguyu bilenlerdir. Bu yolculuğa çıkmak, sadece iş hayatında değil, hayatın her alanında size bambaşka bir “siz” kazandıracaktır.
Yazarın Diğer Yazıları
Bu gönderi kategorisi hakkında gerçek zamanlı güncellemeleri doğrudan bildirim almak için tıklayın.











